Torosların yüksek zirvelerinden süzülüp gelen, insanın tabiatla, hayatla ve ölümle kurduğu kadim ilişkinin özünü taşıyan iki kısa cümle vardır: “Emir Allah’dan, emrine şükür.”
Çocukluğumun geçtiği topraklarda, bir insan toprağın koynuna emanet edildiğinde “Başın sağ olsun” denmezdi. Böyle söyleyenler yadırganır, hatta ayıplanırdı. Çünkü bize öğretilen, bu sözün daha ziyade malın, mülkün, bağın ve bahçenin kaybı için söylenebileceğiydi. Bir can Hakk’a yürüdüğünde ise kelimeler başka bir anlam kazanır, insan sözün de acının da karşısında haddini bilirdi.
Bir cenaze evine varıldığında başlar öne eğilir, gönüller susar, dudaklardan hürmetle şu söz dökülürdü:
“Emir Allah’dan.”
Acının bütün ağırlığını yüreğinde taşıyan cenaze sahibi ise gözyaşları içinde başını hafifçe eğerek cevap verirdi:
“Emrine şükür.”
Biz hüznü metanetle, ayrılığı teslimiyetle, ölümü ise bir emanetin sahibine dönüşü olarak karşılamayı işte bu sessiz maariften öğrendik.
İki kısa cümle… Fakat bu iki cümlenin arasında Toroslar kadar eski, insanın ölüm karşısındaki çaresizliği kadar derin, teslimiyet kadar sakin bir medeniyet anlayışı saklıdır.
Mersin Yörüklerinin dünyasına yakından bakıldığında bu sözlerin sıradan bir taziye ifadesi olmadığı anlaşılır. Bunlar, bir toplumun hayatla, ölümle, tabiatla, zamanla ve kendi varoluşuyla kurduğu ilişkinin özlü bir ifadesidir.
Çünkü Yörük için hayat, hiçbir zaman bütünüyle yerleşik bir hayat olmamıştır. Yayla vardır, kışlak vardır, yol vardır, göç vardır, konak vardır. Her konaklama, bir sonraki yolculuğun habercisidir. Her ayrılık, yeniden kavuşmanın ihtimalini içinde taşır. Ve her göç, insana dünyada kalıcı olmadığını hatırlatır.
Toroslar, uzaktan bakıldığında taş ve kayadan ibaret bir coğrafya gibi görünür. Oysa bu dağların bağrında binlerce yıllık bir hayat tecrübesi, nice hikâye, nice ayrılık ve nice kavuşma saklıdır. Rüzgârı, karı, suyu, sarp geçitleri ve serin yaylalarıyla Toroslar, insanına yalnızca yaşama imkânı sunmaz; aynı zamanda ona hayatın değişmez hakikatlerini öğretir.
Yörük, bu coğrafyada tabiatla uyum içinde yaşamanın inceliklerini öğrenmiştir. Hayvanın suya ne zaman ihtiyaç duyacağını, otun hangi mevsimde biteceğini, yağmurun nereden geleceğini, karın hangi geçidi kapatacağını bilmek zorundadır. Çünkü onun hayatı, tabiatın ritmine bağlıdır. Mevsimlerin hükmü, dağların iradesi ve suyun akışı karşısında insanın kendi sınırlarını bilmesi gerekir.
Belki de “Emir Allah’dan” sözünün kültürel derinliğinde bu hayat tecrübesinin izleri vardır. İnsan, tabiatın ve hayatın bütün şartlarını kendi iradesiyle belirleyemeyeceğini erken yaşta öğrenir. Her şeyin kendi arzusuna göre şekillenmediğini, hayatın kendisinden büyük bir düzen içinde aktığını idrak eder.
Yörük kültürünü yalnızca göç, çadır, keçi, deve ve yayla üzerinden okumak, bu kadim hayatın ruhunu anlamak için yeterli değildir. Bütün bu unsurların arkasında bir ahlâk, bir dünya görüşü ve köklü bir emanet bilinci vardır.
Göçebe hayat, insana sahip olduklarının geçiciliğini her gün yeniden hatırlatır. Bugün kurduğu çadırı yarın söker, bugün konakladığı yayladan bir başka gün ayrılır. Sürüsü başka bir vadinin yolunu tutar, ardında bıraktığı mekân başka insanların hayatına ev sahipliği yapar. Mekân değişir, mevsimler değişir, insanlar değişir. Zamanın akışı içinde insan da değişir.
Böyle bir hayatın içinde emanet duygusunun güçlü bir yer edinmesi şaşırtıcı değildir. Çünkü emanet, insanın sahip olduğunu zannettiği her şeyin aslında kendisine geçici olarak bırakıldığını hatırlatır. Evlat emanettir, eş emanettir, ana ve baba emanettir. Sürü, toprak ve su emanettir. Nihayetinde insanın kendi ömrü de bir emanettir.
Öyleyse ölüm geldiğinde insan, yalnızca sevdiğini kaybetmenin acısını yaşamaz; kendisine emanet edilen bir canı sahibine teslim etmenin hüznünü de taşır.
İşte tam bu noktada iki cümle yeniden anlam kazanır:
“Emir Allah’dan.”
“Emrine şükür.”
Bu sözlerin en önemli taraflarından biri, şükrün acıyı inkâr etmek anlamına gelmediğini göstermesidir. “Emrine şükür” demek, ölüm karşısında sevinmek, kaybın acısını hissetmemek ya da gözyaşlarını içine gömmek değildir. Evladını kaybeden bir annenin, hayat arkadaşını yitiren bir eşin yahut babasının ardından ağlayan bir evladın hüznünü yok saymak hiç değildir.
İnsan ağlar, özler, susar. Bazen kelimelerin bütün anlamını yitirdiği bir sessizliğe gömülür. Fakat bütün bu acının içinde, hayatın kendisine sunduğu nimetleri ve güzellikleri de hatırlamaya çalışır.
“Bana verildiği için şükür. Birlikte geçirdiğimiz yıllar için şükür. Yaşadığımız güzellikler, paylaştığımız sevinçler ve kurduğumuz hatıralar için şükür. Şimdi de emanet sahibine döndüğü için, bütün acıma rağmen şükür.”
Bu anlayışta şükür, ölümün kendisine duyulan bir sevinç değil, hayatın bütününe yönelmiş bir teslimiyettir. Acıyı ortadan kaldırmaz, fakat ona bir anlam ve istikamet kazandırır. Kalpte açılan boşluğu doldurmaz; insanın o boşluğun içinde kaybolmasına engel olur.
İşte Yörük irfanının asıl inceliği de burada saklıdır: Acıyı yaşamak, fakat acının insanı teslimiyetsizliğe sürüklemesine izin vermemek.
Bir cenaze evine insanların gelişi de başlı başına bir medeniyet göstergesidir. Bir insanın ardından yalnızca ailesi değil, köyü, mahallesi, obası ve bütün bir yakın çevresi harekete geçer. Kimi yemek getirir, kimi kapıda gelenleri karşılar, kimi evin işlerine yardım eder. Kimi de hiçbir şey söylemeden bir köşeye oturur. Bazen bir elin omza dokunması, bazen sessizce tutulan bir el, söylenebilecek bütün sözlerden daha anlamlıdır.
Ve biri mutlaka o iki cümleyi söyler:
“Emir Allah’dan.”
Bu söz, yalnızca ilahî iradeyi hatırlatan bir ifade değildir. Aynı zamanda acı içindeki insana uzatılmış manevi bir eldir. Bir bakıma, “Bu acının içinde yalnız değilsin.” demektir.
Yörük taziyesinin bu yönü, sözlü kültürün toplumsal dayanışmayla nasıl iç içe geçtiğini gösterir. Birinci cümlede ilahî hüküm, ikinci cümlede insanın bu hüküm karşısındaki tavrı vardır. “Emir Allah’dan” insanın kudretinin sınırını hatırlatırken “Emrine şükür” bu sınırlar içinde nasıl bir ahlâk geliştirilebileceğini anlatır.
İnsan ölümü geri getiremez; fakat ölenin ardından vefasını sürdürebilir. Acıyı ortadan kaldıramaz; fakat acı çekenin yanında durabilir. Hayatın bütün akışını değiştiremez; fakat karşılaştığı her durumda edebini ve merhametini muhafaza edebilir.
Şükür, bu anlamda bir çaresizlik değil, çaresizliğin içinde dahi insan kalabilme iradesidir.
Yörük kültüründe söz, yalnızca bir iletişim aracı değildir. Söz, hafızadır; terbiyedir; kuşaktan kuşağa aktarılan hayat tecrübesidir. Büyüklerin çocuklara bıraktığı görünmez bir mirastır. Bu sebeple “Emir Allah’dan, Emrine şükür” sözü, bir taziye ifadesinden çok daha fazlasıdır. Bir toplumun asırlar boyunca biriktirdiği hayat bilgisinin, iki kısa cümleye sığdırılmış hâlidir.
Belki bu sözü ilk söyleyen kişinin kim olduğunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Fakat bazı sözlerin tek bir sahibi yoktur. Onları yaşatan, kuşaktan kuşağa taşıyan ve her yeni acıda yeniden söyleyen bir toplumun ortak hafızasıdır. Böyle sözlerin sahibi biraz da zamandır.
Yörük dünyasında yol, yalnızca coğrafi bir hareket değildir; insanın varoluşunu anlamlandıran bir metafordur. İnsan dünyaya gelir, büyür, sever, çalışır, evlat yetiştirir, yaşlanır ve nihayetinde göçer. Hayat, bir konaktan diğerine uzanan uzun bir yolculuk gibidir.
Bu sebeple ölüm, Yörük dünyasında hayatın bütünüyle karşısında duran bir gerçeklik olarak değil, hayat yolculuğunun kaçınılmaz bir durağı olarak da düşünülebilir. Elbette acıdır. Bazen insanın bütün dünyasını karartan, kelimeleri yetersiz bırakan büyük bir acıdır. Fakat hayatın dışında değildir. İnsan, bu hakikati kabullendiğinde ayrılığın ağırlığıyla birlikte hayatın kıymetini de yeniden düşünür.
Bugün Yörük kültürünü anlatırken çoğu zaman çadırdan, kilimden, keçiden, deveden, yayladan ve göçten söz ediyoruz. Bunların her biri kültürel hafızamızın değerli unsurlarıdır. Ancak bir kültürün asıl özü, yalnızca kullandığı eşyalarda değil, hayata ve insana yüklediği anlamlarda saklıdır.
Çadırın kendisi değil, o çadırın altında kurulan hayat kültürdür. Yaylanın kendisi değil, insanın yaylayla ve tabiatla kurduğu ilişki kültürdür. Bir cenaze töreninin şekli değil, ölüm karşısında gösterilen vefa, merhamet ve metanet kültürün özüdür.
Bu bakımdan “Emir Allah’dan,” “Emrine şükür” sözünü yaşatmak, yalnızca eski bir taziye geleneğini korumak değildir. Bir insan tasavvurunu, bir teslimiyet ahlâkını, bir dayanışma biçimini ve Anadolu irfanının kendine özgü dilini gelecek kuşaklara aktarmaktır.
Toroslarda akşam olur. Dağın yamaçlarına gölgeler düşer. Çadırların önündeki ateşler yavaş yavaş küllenir. Keçiler susar, rüzgârın sesi vadilerde yankılanır. Bir evde ise yas vardır. Kapıdan biri girer, başını eğer, bir süre sessizce bekler. Sonra belki ömrü boyunca binlerce kez duyduğu o kadim sözü söyler:
“Emir Allah’dan.”
İçeriden, acının bütün ağırlığını yüreğinde taşıyan bir ses cevap verir:
“Emrine şükür.”
Ardından yeniden sessizlik çöker. Fakat bu sessizlik boş değildir. İçinde Toroslar, göç yolları, kara çadırlar, yaylalar ve kışlaklar vardır. İçinde anaların duaları, babaların nasihatleri, evlatların sevinçleri, ağıtlar ve hatıralar vardır. Ve bütün bunların ötesinde, insanın kendi sınırını kabul ettiği o büyük hakikat…
Belki de Yörük medeniyetinin özü, tam bu noktada aranmalıdır. İnsan dünyaya sahip olmak için değil, kendisine emanet edilenlerle bir ömür geçirmek için gelir. Yol uzundur, konaklar değişir, insanlar göçer, zaman akar. Fakat insanın ardında bıraktığı iyilik, vefa ve hikmet, hayatın hafızasında yaşamaya devam eder.
Torosların taşında, suyunda ve rüzgârında yankılanan bu iki cümle de işte böyle bir hafızanın sesidir.
“Emir Allah’dan.”
“Emrine şükür.”
İki cümle, bir taziye, bir dua, bir teslimiyet ve bir hayat görüşü… Anadolu insanının asırlık irfanından süzülerek bugüne ulaşan, ölümün karşısında hayatı, ayrılığın karşısında vefayı, acının karşısında ise insanın metanetini hatırlatan kadim bir medeniyet sesi.
