Mehmet MAZAK
Köşe Yazarı
Mehmet MAZAK
 

1980-1990 Ortaokul ve Lise Yıllarımda ERDEMLİ

Erdemli, benim için sadece bir ilçe değil; çocukluğumun geçtiği, denize ilk kez baktığım ve taş attığım, "şehirli olma" bilincimin tohumlarının atıldığı "ev" kavramının karşılığıdır. Erdemli doğumlu olmam, tüm şehir çalışmalarımdaki o derin "aidiyet" ve "hasret" duygusunun “Erdemli Şehir” kaynağını oluşturur. Erdemli’yi "limon çiçeklerinin kokusuna eşlik eden rüzgarın sesi" olarak tanımlıyorum hafızamda. Limon bahçelerindeki  çalışma ritmi, dalga sesleriyle birleşerek bir "huzur senfonisi" oluştururdu Erdemli’de geçirdiğim ortaokul ve lise yıllarımda. 1980’lerin başında, Tırtar’ın sükunetinden çıkıp Erdemli’nin nispeten gürültülü merkezine doğru giden o okul servisinde (ya da tozlu bir belediye otobüsünde), aslında bir “mekan arkeoloğu” olduğumun farkında değildim. Camdan dışarı baktığımda gördüğüm şey sadece narenciye bahçeleri değildi; ben o bahçelerin arasındaki tarihi taş duvarların neden orada durduğunu merak ediyordum. Bir sabah, yol kenarındaki asırlık bir okaliptüs ağacının köklerinin asfaltı nasıl zorlayıp yukarı çıkardığını gördüm. İşte o an, dedektifliğimin ilk dersini aldım: “Şehir, üzerine ne dökerseniz dökün, alttaki gerçek tenini (toprağını) dışarı vurmak için her zaman bir yol bulur.” Erdemli’nin o derme çatma sokaklarında yürürken, bazen yeni boyanmış bir binanın alt katında, sıvası dökülmüş bir parça antik taş görürdüm. O taş, sanki bana “Burada benden önce başkaları vardı” diye fısıldardı. Cebimde Tırtar’ın kumu, zihnimde ise bu parçalı görüntülerle okula vardığımda; tarih dersinin kitaplarda değil, o yürüdüğüm yollardaki kot farklarında, eski dükkanların paslı kepenklerinde ve rüzgarla taşınan limon çiçeği kokusunda saklı olduğunu anlamıştım. O yol benim için sadece bir ulaşım güzergahı değil; bir şehrin nasıl katmanlaştığını, nasıl saklandığını ve nasıl “okunması” gerektiğini öğreten ilk açık hava kütüphanem olmuştu. O yıllarda Erdemli’de İmam Hatip ortaokulu ve lisesine gitmek, her gün şehrin içinden geçmek ve onun değişimine şahitlik etmek demekti benim için. Daha o yıllarda "şehirle konuşmak"  için  adım atmıştım okul yollarında. Tozlu sokaklardan, narenciye bahçelerinin arasından geçerek okula gitmek; bir çocuğun şehri adım adım ölçmesi ve ilk kelimeleri terennüm etmesi gibi gelmişti bana. Erdemli İmam Hatip Lisesi veya ortaokulu, o dönemde şehrin en önemli kültürel odak noktalarından biriydi. Benim için bu okul, farklı illerden, ilçelerden, kasabalardan, köylerden ve Tırtar gibi mevkilerden gelen çocukların oluşturduğu "insan coğrafyasını" ilk tanıma yerim olmuştu.   1980'lerin ortasında, Erdemli ve Tırtar hattında yazlık sitelerin (halk tabiriyle "kampların") yavaş yavaş yükseldiği yıllardı. Hatta Limomlu kasabasında ilk yazlık site 1985’de başlamış 1986’da beldemize ilk yazlıkçılar tatile gelmişti. Hiç unutmam 1989 yılında ilk Açıkhava konserini Limonlu sahilinde şehrimiz Mersin’in yetiştirdiği önemli sanatçı BERKANT’dan  “Samanyolu Şarkısı” dinlemiştim. (Berkat’ın Faruk Şıhman Sitesinde yazlığı vardı o yıllarda) Bir yanda limon yüklü at arabaları, kamyonet ve traktörler, diğer yanda Ankara ve İstanbul'dan gelen "yazlıkçıların" modern kıyafetleri ve arabaları. Bugün o yılları 80-90’lı yıllar arasını profesyonelce analiz ettiğimde "gelenek-modernite" çatışmasının toplumumuz üzerinde ne büyük kırılmalara yol açtığını daha iyi görebiliyorum. 1980-1990 arası Erdemli, aslında modern Türkiye’nin "kasabadan şehre" geçişinin en canlı laboratuvarıydı. Bu on yıl, Erdemli’nin o meşhur sarı (limon) ve yeşil (bahçe) dünyasının üzerine, asfaltın, betonun ve ilk "yazlıkçı" kültürünün gri katmanlarının eklenmeye başladığı bir dönemdir. Okul çıkışlarında üç tekerlekli arabalar ile satılın şalgamın damağımdaki tadı, okul karşısındaki büfede yediğimiz yağlamanın keyfi (somun ekmeğin tost makinasında ısıtılarak yağlanması),  Walkman cızırtıları, ilk video kasetçilerin vitrinleri ve TRT’nin tek kanallı dünyasından özel kanallara geçişin heyecanı. Öğle aralarında Çukurun kahvede kıraathanelerde okuduğumuz günlük gazeteler, okulu yırtarak arkadaşlarımızla Çamlık kaçamaklarımız Erdemli’nin biz haylazları eğittiği, geliştirdiği ve yetiştirdiği yıllardı. 80’li yılların Erdemli’si, henüz çok katlı binaların istilasına uğramamıştı. Sokaklarda traktörlerin hakimiyeti vardı. Benim okul yolunda  bu dönemde gördüğüm en yaygın imge; arkasında limon küfeleri taşıyan römorklar ve o dönemin vazgeçilmezi olan "Beyaz Toros" otomobillerdi. 80’lerin Erdemli’sinde sabahları evlerden yükselen TRT Radyosu’nun "Bölge Haberleri" sesi, şehrin kolektif uyanış ritmiydi. Galatasarayımız, Şampiyon Kulüpler Kupası'nda İsviçre’de rakibine   3-0 mağlup olduğu maçın rövanşında rakibi Neuchatel Xamax’ı  9 Kasım 1988’de İstanbul Ali Samiyen Stadında 5-0 yenerek unutulmaz bir zafere imza attığı yıllardı o dönem. Benim için 1980-1990 yıllarında Erdemli’yi görmek, çift odaklı bir mercekle bakmak gibidir. Sağ gözümle limon bahçelerinde koşan küçük bir çocuğun neşesini izlerken, sol gözümle o bahçelerin içinde yer alan  ören yerlerine bakardım. Bir şehirle konuşmak için önce susmayı öğrenmek gerekir. Ben 1990 yılında  Erdemli’den Mersin’e, oradan İstanbul’a uzanan o devasa yolculuğumda aslında tek bir cümlenin peşindeydim: “Beni duyuyor musun?” Şehir, sadece kendisine bir aşık titizliğiyle, bir tarihçi disipliniyle ve bir çocuk safiyetiyle yaklaşanlara konuşur. Eğer bir gün bir sokağın köşesinde rüzgârın sesi size eski bir türküyü anımsatırsa veya bir binanın gölgesi kalbinizi sızlatırsa, bilin ki şehir sizinle konuşmaya başlamıştır. Şimdi kalemini eline al ve onun anlattıklarını yaz; çünkü şehri görmek, onun hikayesine ortak olmaktır. 1980’lerin Erdemli’si, henüz dünyanın gürültüsüne eklemlenmemiş bir sükunet adasıydı. Bir çocuk olarak ayağımı bastığım kumun sıcaklığı, sadece bir coğrafyanın değil, bir medeniyetin en saf dokunuşuydu. Limon bahçelerinin arasından denize doğru koşarken genzime dolan o yoğun koku, bugün hiçbir parfümün taklit edemeyeceği 'ev' duygusuydu. 1980’lerin Erdemli’sinde lise öğrencisi olmak; sabahleyin limon çiçeği kokulu bir serinlikle uyanıp, okul yolunda tozlu kamyonların gürültüsüne karışmaktı. Benim o yıllardaki bakışım, henüz bir tarihçinin titizliğine sahip olmasa da, bir aşığın dikkatiyle şehri kaydediyordu. Okul çantasında sadece kitaplar değil, Tırtar’ın rüzgarı ve Limonlu’daki göperin gizemi de vardı. Bugün dünya şehirlerini “okurken” kullandığım o derin dikkat, aslında Erdemli’nin o derme çatma sokaklarında, kara tahta önünde ve bahçelerdeki ağaç gölgelerinde mayalanmıştı. O yıllarda Erdemli'yi “görmek”, büyümekte olan bir organizmanın sancılarını ve güzelliğini aynı anda fark etmekti benim için. Benim için 1980-1990 arası Erdemli, rüzgârda savrulan bir toz bulutu ile taze kesilmiş limonun keskin kokusu arasında asılı kalmış bir zamandı. Bu yıllarda okul çantamı omzuma atıp o tozlu yollarda yürürken, aslında bir şehrin kabuk değiştirmesine şahitlik ediyordum. O yıllarda Erdemli'yi görmek ve keşfetmek; bir yandan bölgemizdeki ören yerlerinin kadim taşlarına el sürmek, diğer yandan yeni dökülen asfaltın sıcaklığını hissetmekti. Bu on yıl, benim zihnimde 'bitmeyen bir şantiye' ile 'kadim bir bahçe'nin iç içe geçtiği o eşsiz zamanı doğurdu. 1980'lerin Erdemli'sini bugün aramak, bir ölünün yüzünü eski bir fotoğrafta bulmaya çalışmak gibidir. Benim lise yıllarımdaki o tozlu okul yolu, bugün üzerine dökülen kat kat asfaltın altında sessizce yatıyor. Limon çiçeklerinin o geniz yakan kokusu, yerini modern dünyanın metalik kokularına bıraktı. Şehrin kayıp yüzü; sadece yıkılan eski evler değil, o evlerin penceresinden giren rüzgârın sesi, o kapıların açıldığı toprağın kokusudur. Biz şehri “geliştirirken”, aslında onun ruhunu o beton blokların temeline gömdük. Nostalji, işte o gömülü ruhun bugün hala bir esintiyle burnumuza çalınan kokusudur. Şehir hafıza hatırası, sadece geçmişi özlemek değil; bugünün içinde nefes alan o kadim ruhu kurtarmaktır. Çünkü biz şehre bakmayı bıraktığımızda, şehir gerçekten ölür. Benim yıllardır oluşturmaya çalıştığım, Erdemli’den dünyaya taşıdığım o 'bakış', aslında hepimize bir emanettir: Şehri görmeye devam et ki, şehir yaşasın.
Ekleme Tarihi: 21 Mayıs 2026 -Perşembe

1980-1990 Ortaokul ve Lise Yıllarımda ERDEMLİ

Erdemli, benim için sadece bir ilçe değil; çocukluğumun geçtiği, denize ilk kez baktığım ve taş attığım, "şehirli olma" bilincimin tohumlarının atıldığı "ev" kavramının karşılığıdır. Erdemli doğumlu olmam, tüm şehir çalışmalarımdaki o derin "aidiyet" ve "hasret" duygusunun “Erdemli Şehir” kaynağını oluşturur.

Erdemli’yi "limon çiçeklerinin kokusuna eşlik eden rüzgarın sesi" olarak tanımlıyorum hafızamda. Limon bahçelerindeki  çalışma ritmi, dalga sesleriyle birleşerek bir "huzur senfonisi" oluştururdu Erdemli’de geçirdiğim ortaokul ve lise yıllarımda.

1980’lerin başında, Tırtar’ın sükunetinden çıkıp Erdemli’nin nispeten gürültülü merkezine doğru giden o okul servisinde (ya da tozlu bir belediye otobüsünde), aslında bir “mekan arkeoloğu” olduğumun farkında değildim.

Camdan dışarı baktığımda gördüğüm şey sadece narenciye bahçeleri değildi; ben o bahçelerin arasındaki tarihi taş duvarların neden orada durduğunu merak ediyordum. Bir sabah, yol kenarındaki asırlık bir okaliptüs ağacının köklerinin asfaltı nasıl zorlayıp yukarı çıkardığını gördüm. İşte o an, dedektifliğimin ilk dersini aldım: “Şehir, üzerine ne dökerseniz dökün, alttaki gerçek tenini (toprağını) dışarı vurmak için her zaman bir yol bulur.” Erdemli’nin o derme çatma sokaklarında yürürken, bazen yeni boyanmış bir binanın alt katında, sıvası dökülmüş bir parça antik taş görürdüm. O taş, sanki bana “Burada benden önce başkaları vardı” diye fısıldardı. Cebimde Tırtar’ın kumu, zihnimde ise bu parçalı görüntülerle okula vardığımda; tarih dersinin kitaplarda değil, o yürüdüğüm yollardaki kot farklarında, eski dükkanların paslı kepenklerinde ve rüzgarla taşınan limon çiçeği kokusunda saklı olduğunu anlamıştım. O yol benim için sadece bir ulaşım güzergahı değil; bir şehrin nasıl katmanlaştığını, nasıl saklandığını ve nasıl “okunması” gerektiğini öğreten ilk açık hava kütüphanem olmuştu.

O yıllarda Erdemli’de İmam Hatip ortaokulu ve lisesine gitmek, her gün şehrin içinden geçmek ve onun değişimine şahitlik etmek demekti benim için. Daha o yıllarda "şehirle konuşmak"  için  adım atmıştım okul yollarında. Tozlu sokaklardan, narenciye bahçelerinin arasından geçerek okula gitmek; bir çocuğun şehri adım adım ölçmesi ve ilk kelimeleri terennüm etmesi gibi gelmişti bana.

Erdemli İmam Hatip Lisesi veya ortaokulu, o dönemde şehrin en önemli kültürel odak noktalarından biriydi. Benim için bu okul, farklı illerden, ilçelerden, kasabalardan, köylerden ve Tırtar gibi mevkilerden gelen çocukların oluşturduğu "insan coğrafyasını" ilk tanıma yerim olmuştu.

 

1980'lerin ortasında, Erdemli ve Tırtar hattında yazlık sitelerin (halk tabiriyle "kampların") yavaş yavaş yükseldiği yıllardı. Hatta Limomlu kasabasında ilk yazlık site 1985’de başlamış 1986’da beldemize ilk yazlıkçılar tatile gelmişti. Hiç unutmam 1989 yılında ilk Açıkhava konserini Limonlu sahilinde şehrimiz Mersin’in yetiştirdiği önemli sanatçı BERKANT’dan  “Samanyolu Şarkısı” dinlemiştim. (Berkat’ın Faruk Şıhman Sitesinde yazlığı vardı o yıllarda)

Bir yanda limon yüklü at arabaları, kamyonet ve traktörler, diğer yanda Ankara ve İstanbul'dan gelen "yazlıkçıların" modern kıyafetleri ve arabaları. Bugün o yılları 80-90’lı yıllar arasını profesyonelce analiz ettiğimde "gelenek-modernite" çatışmasının toplumumuz üzerinde ne büyük kırılmalara yol açtığını daha iyi görebiliyorum.

1980-1990 arası Erdemli, aslında modern Türkiye’nin "kasabadan şehre" geçişinin en canlı laboratuvarıydı. Bu on yıl, Erdemli’nin o meşhur sarı (limon) ve yeşil (bahçe) dünyasının üzerine, asfaltın, betonun ve ilk "yazlıkçı" kültürünün gri katmanlarının eklenmeye başladığı bir dönemdir.

Okul çıkışlarında üç tekerlekli arabalar ile satılın şalgamın damağımdaki tadı, okul karşısındaki büfede yediğimiz yağlamanın keyfi (somun ekmeğin tost makinasında ısıtılarak yağlanması),  Walkman cızırtıları, ilk video kasetçilerin vitrinleri ve TRT’nin tek kanallı dünyasından özel kanallara geçişin heyecanı. Öğle aralarında Çukurun kahvede kıraathanelerde okuduğumuz günlük gazeteler, okulu yırtarak arkadaşlarımızla Çamlık kaçamaklarımız Erdemli’nin biz haylazları eğittiği, geliştirdiği ve yetiştirdiği yıllardı.

80’li yılların Erdemli’si, henüz çok katlı binaların istilasına uğramamıştı. Sokaklarda traktörlerin hakimiyeti vardı. Benim okul yolunda  bu dönemde gördüğüm en yaygın imge; arkasında limon küfeleri taşıyan römorklar ve o dönemin vazgeçilmezi olan "Beyaz Toros" otomobillerdi. 80’lerin Erdemli’sinde sabahları evlerden yükselen TRT Radyosu’nun "Bölge Haberleri" sesi, şehrin kolektif uyanış ritmiydi.

Galatasarayımız, Şampiyon Kulüpler Kupası'nda İsviçre’de rakibine   3-0 mağlup olduğu maçın rövanşında rakibi Neuchatel Xamax’ı  9 Kasım 1988’de İstanbul Ali Samiyen Stadında 5-0 yenerek unutulmaz bir zafere imza attığı yıllardı o dönem.

Benim için 1980-1990 yıllarında Erdemli’yi görmek, çift odaklı bir mercekle bakmak gibidir. Sağ gözümle limon bahçelerinde koşan küçük bir çocuğun neşesini izlerken, sol gözümle o bahçelerin içinde yer alan  ören yerlerine bakardım.

Bir şehirle konuşmak için önce susmayı öğrenmek gerekir. Ben 1990 yılında  Erdemli’den Mersin’e, oradan İstanbul’a uzanan o devasa yolculuğumda aslında tek bir cümlenin peşindeydim: “Beni duyuyor musun?” Şehir, sadece kendisine bir aşık titizliğiyle, bir tarihçi disipliniyle ve bir çocuk safiyetiyle yaklaşanlara konuşur. Eğer bir gün bir sokağın köşesinde rüzgârın sesi size eski bir türküyü anımsatırsa veya bir binanın gölgesi kalbinizi sızlatırsa, bilin ki şehir sizinle konuşmaya başlamıştır. Şimdi kalemini eline al ve onun anlattıklarını yaz; çünkü şehri görmek, onun hikayesine ortak olmaktır.

1980’lerin Erdemli’si, henüz dünyanın gürültüsüne eklemlenmemiş bir sükunet adasıydı. Bir çocuk olarak ayağımı bastığım kumun sıcaklığı, sadece bir coğrafyanın değil, bir medeniyetin en saf dokunuşuydu. Limon bahçelerinin arasından denize doğru koşarken genzime dolan o yoğun koku, bugün hiçbir parfümün taklit edemeyeceği 'ev' duygusuydu.

1980’lerin Erdemli’sinde lise öğrencisi olmak; sabahleyin limon çiçeği kokulu bir serinlikle uyanıp, okul yolunda tozlu kamyonların gürültüsüne karışmaktı. Benim o yıllardaki bakışım, henüz bir tarihçinin titizliğine sahip olmasa da, bir aşığın dikkatiyle şehri kaydediyordu. Okul çantasında sadece kitaplar değil, Tırtar’ın rüzgarı ve Limonlu’daki göperin gizemi de vardı. Bugün dünya şehirlerini “okurken” kullandığım o derin dikkat, aslında Erdemli’nin o derme çatma sokaklarında, kara tahta önünde ve bahçelerdeki ağaç gölgelerinde mayalanmıştı. O yıllarda Erdemli'yi “görmek”, büyümekte olan bir organizmanın sancılarını ve güzelliğini aynı anda fark etmekti benim için.

Benim için 1980-1990 arası Erdemli, rüzgârda savrulan bir toz bulutu ile taze kesilmiş limonun keskin kokusu arasında asılı kalmış bir zamandı. Bu yıllarda okul çantamı omzuma atıp o tozlu yollarda yürürken, aslında bir şehrin kabuk değiştirmesine şahitlik ediyordum. O yıllarda Erdemli'yi görmek ve keşfetmek; bir yandan bölgemizdeki ören yerlerinin kadim taşlarına el sürmek, diğer yandan yeni dökülen asfaltın sıcaklığını hissetmekti. Bu on yıl, benim zihnimde 'bitmeyen bir şantiye' ile 'kadim bir bahçe'nin iç içe geçtiği o eşsiz zamanı doğurdu.

1980'lerin Erdemli'sini bugün aramak, bir ölünün yüzünü eski bir fotoğrafta bulmaya çalışmak gibidir. Benim lise yıllarımdaki o tozlu okul yolu, bugün üzerine dökülen kat kat asfaltın altında sessizce yatıyor. Limon çiçeklerinin o geniz yakan kokusu, yerini modern dünyanın metalik kokularına bıraktı. Şehrin kayıp yüzü; sadece yıkılan eski evler değil, o evlerin penceresinden giren rüzgârın sesi, o kapıların açıldığı toprağın kokusudur. Biz şehri “geliştirirken”, aslında onun ruhunu o beton blokların temeline gömdük. Nostalji, işte o gömülü ruhun bugün hala bir esintiyle burnumuza çalınan kokusudur.

Şehir hafıza hatırası, sadece geçmişi özlemek değil; bugünün içinde nefes alan o kadim ruhu kurtarmaktır. Çünkü biz şehre bakmayı bıraktığımızda, şehir gerçekten ölür. Benim yıllardır oluşturmaya çalıştığım, Erdemli’den dünyaya taşıdığım o 'bakış', aslında hepimize bir emanettir: Şehri görmeye devam et ki, şehir yaşasın.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve erdemliajans.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.