Eğer bugün bir "Şehir Dedektifi" olarak dünyanın en karmaşık metropollerinden biri olan İstanbul’un sokak dilini çözmeye çalışıyorsam, o alfabenin ilk harflerini Tırtar’ın güneşten çatlamış topraklarında, limon bahçelerinin geniz yakan rayihasında ve Akdeniz’in o bitmek bilmeyen ritmik dalga seslerinde öğrendim. Şehirleri anlamak için önce bir köyün sessizliğini dinlemek gerekirmiş; ben o sessizliğin içindeki derin tınıyı Tırtar’da keşfettim.
Tırtar’ı ve hemen yanı başındaki Limonlu’yu düşünmek, zihnimde her zaman parlak, çiğ bir sarı ile başlar. Ama bu sarı, sıradan bir renk değildir; Erdemli güneşinin her bir damlasını, her bir ışık hüzmesini içine hapsetmiş limonların rengidir. Baharda bu topraklara çöken o beyaz çiçeklerin kokusu, dünyanın en pahalı, en zarif parfümlerine taş çıkarır. O koku, benim için sadece bitkisel bir rayiha değil, huzurun, helal rızkın ve emeğin kokusudur.
Limon bahçeleri, bizim çocukluk oyun alanlarımızdı. Dalından koparılan bir yediveren limonunun kabuğundaki o pütürlü, sert ama ferah doku, çocukluk ellerimin ilk dokunma hatırasıdır. O kabuğun altındaki asitli su göze kaçtığında duyulan o tatlı sızı, hayata dair ilk tecrübeydi: Güzel olanın içinde her zaman bir miktar keskinlik vardır. Limonlu’ya doğru yürüdüğümüzde, bahçelerin arasından süzülen o koku yoğunlaşır, Lamas Çayı’nın serinliğiyle birleşip adeta bir nefes koridoru oluştururdu. Tırtar’ın sarısı ile Limonlu’nun yeşili, bir ressamın paletinde değil, doğrudan doğruya hayatın içinde harmanlanırdı.
Tırtar benim kalemimse, Limonlu o kalemin mürekkebiydi. Çocukluğumun en canlı hatıraları, bu iki yerleşimin birbirine sarılan yollarında gizlidir. Tırtar’da Akkale’nin gölgesinde tarihin ağırlığını hissederken, Limonlu’ya geçtiğimizde hayatın o gürül gürül akan suyuna çarpardık.
Limonlu (Lamas) Çayı, bizim için sadece bir su birikintisi değil, Toroslar’ın kalbinden kopup gelen bir mesajdı. Dağın kar suyunu Akdeniz’in tuzuna kavuşturan o nehir kenarında otururken, suyun sadece akmadığını, beraberinde hikâyeler de taşıdığını fark ederdim. Limonlu’nun meşhur köprüsünün üzerinden aşağı bakmak, zamanın akışını izlemek gibiydi. Lemas Çayı’nın Akdeniz’e döküldüğü yere yakın Kumkahve’de ki o salaş kahvehanelerde içilen çayın tadını, bugün İstanbul’un en lüks mekânlarında bulamamamın sebebi, o çayın içine karışan Lamas suyunun serinliği ve babamın dostlarıyla yaptığı o derin sohbetlerin yankısıdır. Limonlu, benim için sosyal hayatın, ticaretin ve neşenin merkeziydi; Tırtar ise sükûnetin, tefekkürün ve çocukluk masumiyetimin merkezi.
Daha çocuk yaşlarımda, mahallemizin hemen yanı başındaki Akkale (Tırtar) kalıntıları arasında dolaşırken, taşın bir hafızası olduğunu, taşın konuştuğunu fark etmiştim. Roma’nın, Bizans’ın denizcileri o devasa sarnıçlardan su doldururken, aslında bugünkü Mersin’in deniz ticareti kültürünün de temellerini atıyorlardı. O harabelerin içindeki derin sessizlik, bana bir şehrin sadece beton ve demirden değil, katman katman birikmiş zamanlardan, yaşanmışlıklardan ve hayallerden oluştuğunu fısıldardı.
Şehrim Mersin için yazdığım "Osmanlı Deniz Ticaretinin Yükselen Şehri Mersin" kitabımın ilk cümleleri, aslında o günlerde Akkale’nin sarnıçlarına bakarken zihnime düşmüştü. Bir antik liman kalıntısı, bir çocuğa "buradan gemiler geçti, buradan rızık geçti, buradan dünya geçti" diyebiliyorsa, o çocuk büyüdüğünde "Şehir Dedektifi" olmaktan başka bir çaresi kalmazdı. Taşın soğukluğu, altındaki sıcak tarihi saklıyordu; ben o sıcaklığı aramayı Tırtar’da öğrendim.
Limonlu kasabası, hatıralarımda hep bir serinlik ferahlığıyla yer alır. Yazın en kavurucu sıcağında Tırtar’ın neminden kaçıp kendimizi Limonlu’nun o buz gibi sularına attığımız anlar, bir nevi kar altında yaşama töreni gibiydi; sanki o su bizi dünyaya yeniden hazırlardı.
Limonlu’daki çay kenarı bahçeleri, ailemizle gittiğimiz pazar günlerinin ödülüydü. O zamanlar teknoloji bu kadar hayatımızın içinde değilken, biz suyun sesini dinlerdik. Nehrin denize döküldüğü o "boğaz" kısmında, tatlı suyun tuzlu suyla olan o sessiz ama görkemli mücadelesini izlemek, bana hayattaki zıtlıkların uyumunu öğretti. Limonlu, Tırtar’ın ciddi ve vakur tarihinin yanındaki o güleç yüzlü, hareketli kardeşti. Oradaki balıkçı teknelerinin boyaları, denizden gelen iyot kokusu ve Limonlu esnafının o babacan tavrı, şehirleşmenin henüz bozamadığı o saf "Anadolu insanı" portresini zihnime kazımıştı.
Tırtar’da ve Limonlu’da hayat, Akdeniz ile Toroslar’ın ebedi nikâhı gibidir. Bir yanınızda masmavi bir sonsuzluk, ucu bucağı olmayan bir Akdeniz; diğer yanınızda ise her mevsim bereketiyle bizi besleyen, sırtımızı yasladığımız koca Toros dağları... Bu iki dev güç arasında yaşamak, insana hem mütevazı olmayı hem de büyük düşünmeyi öğretir.
Akşamüzeri denizden esen imbat rüzgârı, bahçelerden topladığı limon çiçeği kokusunu getirip evlerimizin başköşesine bir misafir gibi bırakırdı. O rüzgâr, bize uzak diyarların, başka limanların, henüz gitmediğimiz ama bir gün gideceğimiz şehirlerin masallarını anlatırdı. Denizin o bitmek bilmeyen dalga sesleri, bir metronom gibi hayatımızın ritmini belirlerdi. Biz o ritme göre uyur, o ritme göre uyanırdık. Toprağın bereketi ile denizin cömertliği arasında geçen o çocukluk günlerim, bugünkü yazılarımın ana damarını oluşturur.
Tırtar, bir "insan sarrafı" olma yolundaki ilk laboratuvarımdır. Bizim oralarda isimler sadece birer çağrı aracı değildir; onlar bir silsilenin, bir kökün ve en önemlisi bir vefanın beyanıdır. Babam Mehmet’in ismiyle anılmak, "Mehmet’in oğlu Mehmet" olarak tanınmak, bana her zaman bir yere ait olmanın, bir geleneğin taşıyıcısı olmanın vakarını verdi.
Tırtar ve Limonlu’da komşuluk hukuku, yazılı olmayan bir anayasa gibiydi. Bir evin sofrası kurulduğunda, o sofranın bereketi tüm mahalleye yayılırdı. "Sosyal emniyet sübabı" dediğim o mahalle kültürü, aslında birbirinin derdiyle dertlenmek, sevincini çoğaltmaktı. Bugün İstanbul’un kalabalığında, o plazaların soğukluğunda veya yüksek duvarlı sitelerin yalnızlığında en çok aradığım ve eserlerimde, "Şehrengiz" üslubunda yaşatmaya çalıştığım o kadim "eski zaman nezaketi", işte o tozlu yollarda öğrendiğim bir yaşam biçimiydi. İnsan, şehri sadece binalarıyla değil, içindeki "insan kalitesiyle" okumalıdır; bunu bana Tırtar sosyolojisi öğretti.
1991 yılının Haziran ayında, üniversite sınavları için o daracık, iki yanı limon bahçeleriyle çevrili köy yolundan ana yola çıkıp İstanbul’a doğru yola koyulduğumda, cebimde sadece sınav giriş belgem ve hayallerim yoktu. Heybemde Tırtar’ın samimiyeti, Limonlu’nun bereketi, Lamas Çayı’nın serinliği ve Akdeniz’in o engin vizyonu vardı.
O gün Mersin’den kalkan o otobüs, aslında beni fiziksel olarak bir şehirden diğerine götürmüyordu; beni biriktirdiğim tüm bu duyusal hafızayı büyük bir laboratuvarda, yani İstanbul’da test etmeye götürüyordu. 30 yılı aşkın süredir İstanbul’un yedi tepesinde, Sultanahmet’in avlularında, Sirkeci’nin hanlarında "şehir hafızası" peşinde koşarken, ne zaman yorulsam, ne zaman şehrin gürültüsü ruhumu tırmalasa, gözlerimi kapatırım. O an burnuma bir limon çiçeği kokusu gelir, kulağımda Akkale’nin taşlarına çarpan rüzgârın sesi yankılanır ve ruhum Tırtar ve Limonlu’nun o dingin sahiline sığınır.
Tırtar benim için bir başlangıç noktası olduğu kadar, her fırtınada sığınılacak bir "liman-ı emniyet"tir. Şehirleri beş duyuyla anlamayı, eşyanın ruhuna sızmayı, tarihin tozlu raflarındaki kayıp insan hikâyelerini bulup çıkarmayı ve o "Gündelik Hayattan Renkler"i görebilmeyi o topraklara borçluyum.
Benim için Tırtar ve Limonlu, sadece bir Mersin ilçesinin küçük bir mahallesi değil; dünya denilen bu koca şehrin şifrelerinin verildiği bir kutsal mekândır. Limonlu’nun suyuyla yıkanmış, Tırtar’ın güneşiyle pişmiş bir ruh için, dünyanın hiçbir şehri yabancı değildir. Çünkü ben, şehir okumayı o küçük ama ruhu deryalar kadar geniş olan "evimde" öğrendim. Tırtar ve Limonlu benim gönül coğrafya ülkemin temellerinin atıldığı ilk başkentimdir.