Erdemli’ye Hatıranın İçinden Bakmak
“Bir şehir yalnız taşlardan değil, hatıralardan da yapılır”
Ivo Andrić
Bazı şehirler vardır; insan onları terk eder ama onlar insanı terk etmez. Aradan yıllar geçer, mevsimler değişir, saçlara ak düşer, şehirler büyür, yollar genişler, evler yıkılır; fakat insanın içinde bir yerde, hiç yaşlanmayan bir şehir kalır. Çocukluğun ve ilk gençliğin şehri...
Benim içimde yaşayan şehirlerden biri Erdemli'dir.
Bugün dönüp baktığımda görüyorum ki, hafızamda kalan Erdemli yalnızca bir ilçe merkezi değildir. O, Akdeniz ile Toroslar arasında kurulmuş bir zaman adasıdır. Bir tarafında tuz kokan deniz, diğer tarafında yörük obalarının asırlık sessizliği bulunan bir geçiş coğrafyasıdır. Belki de bu yüzden Erdemli'yi anlatmak, yalnızca bir kasabayı anlatmak değildir; bir iklimi, bir zamanı ve bir insanlık halini anlatmaktır.
Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımın geçtiği o günlerde Erdemli henüz bugünkü kalabalık görüntüsüne ulaşmamıştı. Şehir, toprağa yakın yaşıyordu. Evler göğe değil, bahçelere bakıyordu. İnsanlar birbirlerinin yüzünü tanıyordu. Sokakların da hafızası vardı.
Sabahları okula giderken yürüdüğüm yolların her biri bugün zihnimde ayrı bir harita gibi durur. O yolların kenarında limon ağaçları vardı. Portakal çiçekleri vardı. Domates seraları vardı. Toprağın üzerine yeni düşmüş çiğ taneleri vardı. O yaşlarda insan bunları şehir kültürü diye adlandırmaz elbette. Fakat yıllar sonra şehir tarihine dair kitaplar arasında dolaşırken anlıyorum ki bir şehrin gerçek ruhu, büyük meydanlarında değil; sabahın erken saatlerinde okul yoluna düşen çocukların gözlerinde saklıdır.
Erdemli'nin üzerinde her zaman Torosların gölgesi vardı.
Toroslar yalnızca bir dağ silsilesi değildir. Bu coğrafyada yaşayan insanlar için bir karakterdir, bir terbiyedir, bir ahlaktır. Yörüklerin yüzyıllar boyunca dağdan ovaya taşıdığı hayat anlayışı, Erdemli'nin çarşısına kadar inmiştir.
Yaşlı bir yörüğün söylediği şu sözü ilk duyduğum günü hatırlıyorum:
"Dağ adamı eğmez, adam da dağı utandırmaz."
Bu söz, belki de bütün Toros medeniyetinin özeti gibidir.
Çünkü Toroslarda insan, tabiatla mücadele ederek değil, onunla konuşarak yaşar.
Karacaoğlan'ın dizelerinde yankılanan ses de budur:
"Toros dağından aşan yollar görünür,
Yolların ucunda eller görünür."
O yollar yalnızca dağları aşmaz; insanın içindeki zamanı da aşar.
Benim çocukluğumun Erdemli'sinde Toroslar ile Akdeniz arasında görünmez bir konuşma vardı. Sabahları yaylalardan inen serinlik, öğle vakti denizin tuzlu nefesiyle buluşurdu. Akşam olunca limon bahçelerinden yükselen kokular çarşı meydanına kadar ulaşırdı.
Bugün şehir planlamacıları buna mikro iklim derler.
Biz o zamanlar buna yalnızca "Erdemli havası" diyorduk.
Şehirlerin de kendilerine mahsus kokuları vardır.
İstanbul'u bazen erguvan kokusundan tanırsınız.
Bursa'yı ıhlamurdan.
Konya'yı yağmur sonrası topraktan.
Erdemli ise limon çiçeğinden tanınır.
Bahar aylarında bütün ilçe görünmez bir rayihanın içine gömülürdü. Çarşıdaki dükkânların önünde dururken de aynı koku hissedilirdi, okul bahçesinde beklerken de.
Bugün hâlâ bir yerde limon çiçeği kokusu duysam, hafızamın kapıları kendiliğinden açılır.
Çünkü insan bazı şehirleri gözleriyle değil, burnuyla hatırlar.
Şehir tarihçisi olarak yıllarca arşivlerde çalıştım. Eski evrakların arasında geçen uzun saatler boyunca fark ettim ki geçmişin de bir kokusu vardır. Sararmış kâğıtların, mürekkebin ve zamanın bıraktığı o hafif rutubetli koku...
Bir gün zihnimde tuhaf bir bağ kuruldu.
Bir tarafta limon çiçekleri.
Diğer tarafta arşiv kâğıtları.
Birisi çocukluğumun kokusuydu, diğeri tarihin.
İkisi de beni geçmişe götürüyordu.
Belki bu yüzden şehir tarihçiliği biraz da kaybolmuş kokuların peşinden gitmektir.
Erdemli'nin merkez çarşısı o yıllarda bir kasabanın kalbi gibi atardı.
Sabah dükkânlar açılırdı.
Traktörler gelirdi.
Limon yüklü römorklar görünürdü.
Esnaf birbirine selam verirdi.
Çay ocaklarından buhar yükselirdi.
Bir kahvehanenin içinden TRT radyosunun sesi taşardı.
Bugün düşünüyorum da, şehir dediğimiz şey biraz da ortak seslerden oluşuyor.
O yıllarda çarşıda duyulan seslerin çoğu insana aitti.
Bir esnafın seslenişi.
Bir öğrencinin kahkahası.
Bir seyyar satıcının çağrısı.
Bir camiden yükselen ezan.
Şimdi ise şehirlerin sesini çoğu zaman motorlar ve makineler oluşturuyor.
İnsan sesi geri çekiliyor.
Belki de modern hayatın en büyük kaybı budur.
Çünkü şehir, insan sesi kadar şehirdir.
Toros yörükleri arasında söylenen eski bir söz vardır:
"İnsan göçer, ses kalır."
Bu sözün doğruluğunu yaş aldıkça daha iyi anlıyorum.
Çocukluğumdan hatırladığım insanların çoğu bugün hayatta değil.
Fakat sesleri hâlâ hafızamın sokaklarında dolaşıyor.
Bir bakkalın tok sesi.
Bir öğretmenin nasihati.
Bir yaşlının ağır konuşması.
Bir annenin uzaktan yaptığı çağrı...
Hepsi hâlâ oradalar.
Şehirlerin gerçek nüfusu da biraz budur aslında; yaşayanlardan çok hatırlananlar oluşturur.
Seksenli yılların sonlarına doğru Erdemli değişmeye başladı.
Deniz kıyısında yeni siteler yükseliyordu.
Yazlıkçılar geliyordu.
Büyük şehirlerin alışkanlıkları kasabanın gündelik hayatına karışıyordu.
Bu değişimi ilk fark edenlerden biri belki de çocuklardı.
Çünkü çocuklar değişimin kokusunu büyüklerden önce alır.
Yeni mağazalar açılıyordu.
Video kasetçiler çoğalıyordu.
Kıyafetler değişiyordu.
Müzikler değişiyordu.
Dünya büyüyordu.
Ama buna rağmen Erdemli'nin içinde hâlâ eski zamanlardan kalmış bir taraf vardı.
Mahalle duygusu...
Bir komşunun diğerine emanet oluşu...
Bir öğrencinin aç kalmaması...
Bir esnafın borcu olan müşterisini mahcup etmemesi...
Yörük kültürünün taşıdığı paylaşma ahlakı...
Bugün bunların her biri şehir tarihi açısından bir belge kadar kıymetlidir.
Çünkü şehirleri ayakta tutan yalnızca binalar değildir.
İnsanlar arasındaki görünmez bağlardır.
Karacaoğlan yüzyıllar önce şöyle söylemişti:
"Üç derdim var birbirinden seçilmez;
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm."
İnsan yaş aldıkça bu dizelerin şehirler için de geçerli olduğunu fark ediyor.
Şehirler de ayrılır.
Şehirler de yoksullaşır.
Şehirler de ölür.
Bir şehrin ölümü bazen binalarının yıkılması değildir.
Kendi sesini kaybetmesidir.
Kendi kokusunu unutmasıdır.
Kendi insanını tanıyamaz hâle gelmesidir.
Bugün Erdemli sokaklarında yürüdüğümde geçmişi aramıyorum aslında.
Çünkü geçmiş geri gelmez.
Aradığım şey, geçmişten bugüne ulaşan o ince damardır.
Bir limon ağacının gölgesinde duran yaşlı bir adamda...
Bir eski dükkânın kepenginde...
Bir çay ocağında oturan insanların sohbetinde...
Bir çocuk kahkahasında...
O damar hâlâ yaşıyor.
Çünkü şehir dediğimiz şey, taş ve beton yığınından ibaret değildir.
Şehir, insanın zamanla kurduğu dostluğun adıdır.
Tanpınar'ın dediği gibi, insan biraz da yaşadığı zamanların toplamıdır.
Ben buna bir şey daha eklemek isterim:
İnsan biraz da yaşadığı şehirlerin toplamıdır.
Bugün İstanbul'un kalabalığında yürürken bazen Erdemli'nin eski çarşısı gelir aklıma.
Babıâli yokuşlarında dolaşırken birden limon çiçeği kokusu duyacakmışım gibi olur.
Bir arşiv odasında eski evrakları karıştırırken, okul yolundaki tozlu patikalar belirir gözümün önünde.
İşte o zaman anlarım ki şehirler bizden ayrılmaz.
Onları içimizde taşırız.
Çocukluğumuzun şehirleri, ruhumuzun gizli vakıflarıdır.
Onlar bizi besler.
Bize kim olduğumuzu hatırlatır.
Erdemli de benim hafızamda böyle duruyor.
Torosların gölgesinde.
Akdeniz'in ışığında.
Limon çiçeklerinin rayihası içinde.
Bir yörük duasının sadeliğiyle...
Bir Karacaoğlan türküsünün hüznüyle...
Ve zamanın içinden süzülüp gelen eski bir şehir gibi...
Sessizce yaşamaya devam ediyor.