13 AĞUSTOS 2020 Perşembe 09:11
Teslime Erdoğan
Teslime Erdoğan
Giriş Tarihi : 06-05-2020 22:22

GÜN BATIMI YOLCULARI

Akdeniz’in sıcağı yaman olur. Ala nemli sıcak altın güneşin desteğiyle insanın aklını alır, soluğunu keser. Yörük kısmı bu sıcağa dayanamaz; esbabı üstüne yapışmadan Toroslar’ın eteklerine çadırlarını, çardaklarını kurarlar, hayvanı hasılı olan Mayıs demeden yükünü yükler ve yolu ele alır. Geriye uşağı okula gidenler ve serası olanlar kalır, onlar da Temus demeden yaylaya varırlar. Yine göç zamanı gelmiş ve insanlar ter, sokaklar insan kokmadan sanırım göç yolunu tutmuşlar.

Adli tatil girmeden, babadan kalan veraset işlemleri için daha önceden ertelenmiş otobüs biletini güncelleyip, ertesi gün memlekette olmayı planladı. Çocuklar zaten memlekete gitmeyi istemedikleri için sırt çantasına birkaç bir şey koyup, otobüs terminalinin yolunu tuttu.

Tüm günü mesaide geçirmenin yorgunluğu akşam karanlığında, oturduğu yerde omzuna çöreklenmişti. Telaş içinde koltuk arayanlar, yakınlarıyla vedalaşanlar… Yolcu peronundan yolcu alan otobüs kaptanlarının dikkatine; “Hareket saatiniz dolmuştur, lütfen peronları boşaltınız!” uyarısından sonra hareket ettiler. Genç, çelimsiz, hafif peltek muavin tarafından koltuklar ve yolcuları kontrol edildi, inecekleri yerler listeye yazıldı. Otobüs daha terminali terk etmemişti ki göz kapakları kapanmaya başladı. Gözlerini açtığında Masmavi Akdeniz, kucağında Kızkalesi boylu boyunca uzanıyordu. Karşıda Sandal Dağı, yemyeşil limon portakal ağaçları, palmiyeler, begonviller “hoş geldin” der gibiydi. Ilı-yavan bir duygu, çocukça bir sevinç, yarım yamalak bir gülümsemeyle, daha ilçeye varmadan beride köyünün girişinde ani bir kararla “İnecek var!” Dedi.

Muavinin “Bagaj var mı abla?” demesine kalmadan sırt çantasını kaptı, şapkasını kafasına oldurdu, güneş gözlüğünü gözüne taktı; iki seranın arasından, üst yakaya ağarım diye düşündü. Buralara ne zamandır gelmediğini hesapladı. Ne iki sera vardı ne de o güzelim narenciye bahçeleri…

Her yerde kumun üzerine boy boy dizilmiş beton yığını binalar ve oraya ait olmayanlar vardı. Eskilerden eser kalmamıştı. Gözleri gövdesinden domur domur reçine akan ulu harnup ağacını ve hemen yanındaki buz gibi suyu olan koca kuyuyu aradı. Sanki şuracıkta duruyor, dibinde gümüş rengi saçlarını kınalamış birkaç ihtiyar kadın, taze gelinlerle sohbet ediyor gibiydi.

Sararmış ot kokuları insanın burnuna çavarken, sol tarafta sarmaşıklar andız ağaçlarına tırmanmış, muz çiçeklerine konan arılar uçuşuyor gibi geldi. Limon çiçekleri mis gibi kokuverdi birden. Heyecanla tapır taşlarla döşenmiş yolu yürüdü. Dört katlı, balkonunda köpek havlayan bir evin önüne geldiğinde oracıkta bir süre bekledi, gözleri onu yanıltıyor olmalıydı,  burnunun direği sızladı. Üstü yer yer kurumuş ebegümeci otlarıyla kaplı toprak damlı evlerinin önüydü durduğu yer. Yüzü değişmiş mekanların arasında aynı canlılıkla oracıkta kendini bekleyen hatıralarıyla kucaklaştı. Medine Ebe’nin asması uç yaprakları vermiş, çoğu dallar onların evinin önüne doğru iyice sarmıştı. Jelatin gibi yaprakların gölgesinde durdu. Önünde kimisi yan yatmış bir iki naylon çocuk babıcı, bir çift dora ayakkabı olan mavi kapılı evden usulca içeri girdi. Karşı duvara yaslanmış örtüsü kaymış divanın, bir tarafa kaykılmış gırlentine söykenen babası daha sekiz köşeli şapkasını kafasından çıkarmamış, içine koyduğu eski gazete bir uçtan hafif çıkmış, eskiden siyah şimdilerde grileşmiş şalvarı üstünde, yanı başındaki el radyosunun antenini Kıbrıs’a çevirmiş radyoda “acans” dinliyordu. Divanın bir köşesine emaneten oturdu. Anası sabah sıkma edilecek patatesleri kara tenekede haşlarken sacayağın altını düzeltip, bir iki küçük çilbiz, odun sokuşturdu. Yan tenekedeki suyla kardeşleri çimecekti herhal. Ocağın kaşında orlondan örtü örülmüş püsküllü bir gaz lambası yanında fitili yarısına kadar yanık, camı isli bir gemici feneri. Terekte melamin, çinko, aluminyum tabaklar, rengârenk işlenmiş etaminin üzerine dizilmiş. Alta bakır sahanlar sıralanmış. Bulaşıklığın yan tarafında demir ocağın üstünde uzun saplı bir bakır tava ve içerde tavadan yayılan güzel tereyağlı bir bulgur pilavı kokusu... Taze sulanmış yufka ekmek sofranın katında, Dilfil keçinin yoğurdu çingilde, çingil pencerenin gölge yanında, yoğurdun tadı damağında, yan evden gelen arkası yarının sesi kulağında… Ocaklıktan gök çaydanlıkta demlenen çay kokusu geldi hafifçe, pencereden arpa çiçeği, hanımeli kokusu, ılık bir yaz esintisiyle ortalığa yayıldı. Kokuyu doyasıya içine çekti, evin önünde Dilfil keçinin sesini duydu, dışarı doğru baktı.

Anası ak çalmasını geri atmış, mor çiçekli şalvarının paçasını kıvırmış, salça kutularındaki biberleri sularken yüzü düşmüştü. Daha geçen hafta babasından gizli gittikleri bakımcı Dudu Deyze bir tas suda fala bakmış, “Sana buğü ettirmişler” deyip ağrılarını yapılan büyülere bağlamıştı. Sanki gözleriyle gerçekten görmüş gibi “Kocan tarafından birisi evinin gün doğdu yanına, bir küpül çıkı içine biraz un koyup, gömmüş, hatta un çürüsün, senin de hastalığın azsın diye çıkıyı ıslatmışlar, un çürüdükçe sen de çürüyeceksin” demişti. Kız çocuğu bütün bunları o suyun içinde nasıl görebildiğini sorunca da “Allah herkese göstermez” demişti. Bu yarım akıllıya Allah bütün bunları gösteriyorsa, el kadar temiz kalpli çocuğa niye bir şey göstermiyordu? O falcı kadının kapısında insanlar niye bu kadar kalabalık bekliyordu? Üstelik gelenlerin çoğu uzak köylüklerden yabancı kişilerdi. Külliyen yalandı ama anası bir hafta evin gün doğu tarafında gömülü unlu çıkıyı aradı. Kazdığı yerlerden çıkı çıkmayınca fişkirmiş patates gömdü, hiç değilse vananın kaçak suyuyla sulanır yemeklik patates olurdu. Epeydir kafasına takılan bir soru vardı; bu soruyu anasına daha evvel de sormuştu.

- Ana güneş akşam olup karanlık çöktüğünde nere gider?

- Sandal Dağı’nın arkasına batar çocuğum.

- Peki, gündüz buraları bu kadar yakarken, Sandal Dağını neden yakmaz?

- Orada deniz’e batardır zaar.

- Her sabah doğduğu yere nasıl geçer?

- Çocuk hora öte get başımdan. Demek ki onun işi de o.

Bütün bunların cevabını bulunca anası da çok sevinecekti, üzüntüden gelen tüm hastalıkları da geçecekti. Divandan hafif yekindi, gözü hamamlığın ön tarafında leğende ipten yeni toplanmış kırmızı fistanına çarptı. En sevdiği, üstünden nerdeyse hiç çıkarmadığı fistanı. Bu fistanı çok sık giydiği için ona mahallede “Kırmızı Fistanlı Kız” derlerdi. Alel acele üstüne giyiverip çocukluğuna gitti…

Yine mevsim bu esirlerdi, anası gilin yaylaya göçmesine az kalmıştı. Yayladan seyile göçtüklerinde ilkokula kayıt olacaktı. Mahallede Mehmet Emmi gilin evindeki yeni alınan, siyah beyaz televizyon hariç hiç bir evde televizyon yoktu. Bir de alt yakada İreis’in evinde olduğu söylenirdi. Bir sefer akşam oturmasına gittiklerinde Dağlar Kızı Heidi'yi izlemiş, Heidi de kendisini bulmuştu ama o evin büyük kızı Çirpi Azize eve kimseyi bastırmaz geleni de kovardı. Oysa oğlaklarıyla gezen küçük kızı tekrar görmeyi ne çok istiyordu. O zaman babası bir televizyon alsaydı dünyalar onun olacaktı ama daha evlerinde elektrik bile yoktu.

Ertesi gün öyle bir şey yapacaktı ki; herkes çok ilginç bulacak ve ona “aferin” diyecek, anasının tüm hastalıkları mutluluktan iyileşecek, hatta belki de Azize bile sınırsız televizyon izleme hakkı verecekti. Bu işi mahalledeki akranlarıyla yapabilirdi. Epey düşündü; O arkadaşlarının kapısında kırık flütü öttürdüğünde, O’nu duyan Yanık Veli’nin yıkık damının önüne gelirdi. Bu onların haberleşme şekliydi. Aileler bir şey anlamıyor, acil durumlarda çocuklar sıvışıp gelirdi. Akşam yine mahalledeki çocukların kapılarının önünde flütünü öttürdü, her zamanki toplandıkları yere toplam beş çocuk gelmişti. Müthiş bir planı olduğunu, herkesin sabah erkenden yola çıkmasını, analarına bir şey demeden kaçmasını, her kesin yanına yiyecek içecek almasını, rahat ayakkabı giymesini, Mehmet Emmisi’nin evinin arkasında buluşacaklarını söyledi. Gidecekleri yeri söylemedi.

O Sabah erken, anasının seraya gittiğini görünce usulca kalktı, babası yaz gününde yorganı tepesine kadar çekmiş yatıyordu, kardeşlerin dünyayla ilişiği kesilmiş uyuyorlardı. Elini yüzünü yıkadı, birkaç sıkmayı oradan bir gazeteye sardı, bohçaya koyup beline bağladı, vanadan çingiline bir su doldurdu, beş çocuk söylenilen yerde buluştu, azıkları yanlarındaydı. Doğruca Sandal Dağı’nın arkasına güneşin battığı yeri bulmaya gideceklerdi. Yolda kimse mızıkçılık etmeyecekti. Bu işi akşam olmadan görmeleri ve herkese anlatmaları gerekiyordu. Bu fikir onlara da çok ilginç gelmişti. Yaz sıcağı sabah erkenden bastırmıştı. Yola düştüler. Daha çok az gitmişlerdi ki, Öksüz Menzile Ebe'nin ağaçlarından yenidünya çalan çocukları görüp, onları taşlayıp, sabah sabah ilk iyi icraatı gerçekleştirmiş oldular. Acıkanlar sıkmalarından yiyerek ilerledi. Yolda akıllarına geldi, biraz seksek oynadılar, çok güzel yassı deniz taşları vardı, onlarla iyi sek sek oynanırdı, sonra önlerine çıkan yamaçtan aşağıya uzanan kayalıkta daha önce üzerinde kayılmış tenekeleri gördüler. Anaları pantolonları delinecek diye kaymalarına izin vermez, kaçak gelince de sopayı yerlerdi; şimdi tadını çıkarmanın tam zamanıydı. Kahkahalar bir birine karışıyor, çin kayalarda yankılanıyordu. Usanıncaya kadar kaydılar. Orada çocuklar çoğunlukla sıcağın etkisiyle esmerdiler. Ekipteki çocuklar “Hadi dedi çabuk gidelim Sandal Dağı’na daha çok var. Öyle yakın göründüğüne bakmayın, varamayız sonra.” Deyince toparlanıp yola çıktılar. Bir süre gidince aşağıda Düvenciler’in limon bahçelerini suladığı ark akıyordu. Ellerini, yüzlerini yıkadılar. Kenarındaki çamurdan kuru toprakla karıştırıp bilye büyüklüğünde toplar yapıp dizdiler. Bunun anlamı çok istedikleri bir dilek gerçekleşsin diye yapılan bir çeşit totemdi. Ya çok uzakta olan istedikleri birisi gelecekti ya da ne istiyorlarsa o gerçekleşecekti. Topları limon ağaçlarının dibinde bırakıp, güneşin battığı yeri bulmayı dileyerek gittiler. Hepsi de güneş, o kızgın haliyle Sandal Dağı’nın arkasında her yeri yakmadan nasıl batıyor onu merak ediyordu. Ayrıca oraya battığı halde tekrar sabaha kadar nasıl geçip de Mersin’in üstünden doğabiliyordu. Önce batışını görecekler, sonra başka bir gün doğuya geçişini izleyeceklerdi. Hepsi nasıl da heyecanlıydı? Cidden göreceğiz değil mi diye birbirlerine soruyor, “heyee !” diye kikirdeşiyorlardı.

Sıcak epey çöktü, yoruldular. İlerdeki ceviz ağacının dibine varınca dinleneceklerdi. Cennet yolda, küçük deniz taşları topladı, beş taş oynanacak taşlar biraz büyük, dilembiçlikler daha küçüktü. Taş oynamak evde kısmeti kapattığı, nimeti azalttığı için anaları izin vermiyordu. İncir ağacının altında nasılsa Allah yiyeceklerini kısmayacaktı. Kıtlık ta gelmezdi, doya döke oynadılar. Ayakkabılarına yapışan sümüklü böcekleri bir parça ayıklayıp, tenlerine batan yapışkan otu aralayıp, tekrar yola düştüler. Cennet’in ayağını ayakkabısı vurmuştu. Ebesinin yamadığı yer canını acıtıyordu. Oraya bir iki limon yaprağı kıstırıp yola devam ettiler. Suları bitmişti, su akan yer aramaya başladılar, daha Omar Çayı'nı bile geçmemişlerdi. Karşı tarafta inek güden çocukları gördüler, yanlarına varıp, onların suyundan istediler. Çocuklar su vereceklerdi ama azıklarını inekler yediği için açlardı. Ellerindeki sıkmadan verirlerse onlar da su verecekti. Karşılıklı değiş tokuş yapıldı. Sıkmalar yenip, sular içilince keyifleri geldi. İnek güden çocuklar yassı taşları üst üste dizip, en üste yuvarlak bir taş koyup yaklaşık 5 metre geriden en üstteki taşa yeni bir taş atarak onun gittiği yeri “ecco-mecco” diye sayıp adımlıyorlardı. Onlar da oyuna katıldılar. Ama nereye gittiklerini söylemediler. Kızlar yan serada kalan hasat sonu kabaklara çöpten ayaklar takıp inekler yapmışlardı. Kimi kabakların kafasına küpül bağlayıp anne, mısır püsküllerini takıp çocuk yapmışlardı. Eğlence güzeldi ama yola gitmeleri gerekiyordu. İstemeyerek oradan ayrıldılar.

Tek katlı küçük evlerin önünden geçerken burnu sümüklü küçük çocuklar kızıl kabuk ağacından yapılmış dört tekerlekli, yağ tenekesinden bozma, küçük kasalı, ucuna tel takılmış kusursuz direksiyonu olan el arabalarına kum doldurup başka bir ağacın altına döküyorlardı. Abiler çelik çomak oynuyor, anneleri çocuklarına mukayyet olarak askılıkta çul dokuyordu. Kendi annelerinin ne yaptıklarını düşündüler birden. Herkes fikrini söyledi; Cennet'in annesi yoktu, küçükken onu bırakıp gitmiş. Hatice Ebe bakıyordu ona. Bahçenin arasında anasını kaç kere aramıştı kim bilir? Emine’nin anası onca çocuğun arasında belki yokluğunu bile hiç fark etmeyip çoktan seraya gitmişti. Elif Ayşe’nin annesi ise onun gezmelerine alışıktı, Kırmızı Fistanlı kızın  kalbi hop etti. Başından aşağıya kaynayan bir su dökülür gibi oldu ama onun bir amacı vardı ve ne pahasına olursa olsun onu gerçekleştirecekti. Yan evlerden yaylaya göçenler vardı. Bazıları çoktan göçmüş, boş, bazılarının yükü traktöre yeni yükleniyordu. Kalanları tilki yemesin diye tüm tavukları toplayıp, inatçı Çapar'ın yakalanması için çocuklardan yardım istediler. Hepsi elbirliği edip, Çapar Tavuğu kıstırdılar ve küfenin içine onu da koydular. Kadınlardan kimisi hu yay gününün ısıcağında bu bir bölük çocuk nere geder ki? Çocuğum siz kiminsiniz? Nere gedersiniz diye sordularsa da onlar cevap vermedi; diğerleri de göç telaşından ısrar etmedi. Onlar da yollarına devam ettiler. Az öteden saçta yufka ekmek kokusu geldi, iyice acıkmışlardı, onlardan bazlama istemeye karar verdiler. Tanımadıkları insanlar verir miydi belli olmaz ama şanslarını denediler. Göç ekmeği bir adam boyu olmuştu, leğende de daha epey hamurları vardı. Emine; utana sıkıla “Bize bir iki bazlama atıverir misiniz?” dedi. Kadınlardan birisi olur bakayım diye umut vermişti ama o çövele döken ölmeyi unutmuş ebe, eğri büğrü kemikli, damarı sırtaran ellerini sallayararak çemkirdi. “Hindi bazlama zamanı değil, sacın altı tavlı, dee hora oturun, ıcık tavı geçsin öyle” dedi. “Nereden gelir, nereye gidersiniz? Siz kiminsiniz, filancanın mısınız?” Nefes almadan sorular sorup bunalttı, aslında herkesin yiyesi vardı, açlıktan mideler lik lik ederdi. Emine bazlamayı çabuk verir mi umuduyla babasını anasını söyledi ama işe yaramadı. Başka da yiyecek isteyecek ev yoktu. Uzaklarda bir yunakçının tokuç sesleri geliyordu lakin o taraf epey tersti. Sacın altının tavı da geçecek gibi değildi.

Vakit ikindiyi geçmişti. Sandal Dağı’na daha çok vardı. Bu sene ilkokula başlayacaklardı. Öğretmenlerine ve arkadaşlarına yeni buluşlarını öyle bir anlatacaklardı ki daha ilk günden meşhur olacaklardı. İstedikleri evde belki de istedikleri kadar televizyon izleyebileceklerdi. Düşüncesi bile onları heyecanlandırdı. Anasının iyileşeceği fikri gülümsetti…  Önlerine bol ozmaklı, böğürtlen çalılı bir barana çıktı. Üst tarafa nasıl çıkacaklarını bilemediler. Yolu epey dolandıktan sonra çıkışı buldular. Ortalık iyice ıssızlaşmıştı. Uçsuz bucaksız limon bahçelerinin, kepir taşların arasında kaldılar. Hangi yöne gideceklerini şaştılar. Yılan tıslamaları, baykuş sesleri, uzaktan horoz ötmeleri, köpek havlamaları duyuluyordu. Güneş batmadan Sandal Dağı’na varmaları gerekiyordu ama daha çok yolları vardı. Artık karanlık çökmüştü. Önlerini göremez oldular. Önce telaşlandılar, az sonra kimisi ağlaşmaya başladı. Umudu kesmişlerdi. Bu durumda güneşin battığı yeri göremeyeceklerdi. Tüm gün sıcak kafalarına geçmiş, geri dönecek takatleri de kalmamıştı.

Kırmızı Fistanlı Kız etrafına şöyle bir baktı. Dalları yere doğru uzanmış incir ağacını gördü. Güya yabani hayvanlardan korunmak için dallara oturup sabahın olmasını bekleyeceklerdi. Birer birer ağacın altında dönüşümlü nöbet tutacaklar ağaçtakiler de uyuyacaktı. Herkesi bu maceraya Kırmızı Fistanlı Kız sürüklemişti. Nöbeti de en uzun süre O tutacaktı ve aşağıda nöbetteydi. Kız, diğerlerine sabah olunca yola devam edeceklerini, çok cesur oldukları için zaten korkunun onlara yakışmadığını söylese de karanlık iyice çöktüğünde çocukların karınları çok acıkmış, ağlaşma sesleri daha da artmıştı. İlk kez umudunu kaybetmeye başladı; içine bir tasa çöktü. Ya babası anasını döverse? Üzüntüden hastalığı iyice artarsa? Ağlayası geldi.

Bir süre sonra bir at tıkırtısı ve türkü mırıldayan bir adam sesi duyuldu. Tıkırtı yaklaştıkça korkan “sözde cesur takım” ağlamayı artırdı. Adam uzaktan bağırdı “Oooyt, Orda kim var beee!” Akşam karanlığında çocukların ağlama sesi limon bahçesinin arasına doğru yayıldı. Adam ağacın altına yaklaştı. Gelen köyün bekçisiydi. Atından indi. Karanlıkta elinde bir el feneri çocukların yüzlerine bir bir tuttu. “Siz kiminsiniz bakayım? Neytarsınız burada?...” Hikâyeyi detaylarıyla öğrendi. Çocukların ikisini heybesine, ikisini arkasına, oğlanı önüne alıp yavaş yavaş köyün yolunu tuttu. Giderken de at tıkırtıları arasında nasihat etmeyi unutmadı. Bu sene güzün okula gidince öğretmenlerinin onlara güneşin nereye battığını anlatacağını söyledi. Bir daha böyle bir maceraya kalkmamalarını tembihledi. Biraz korku, biraz heyecan, yarım kalmış keşif, hepsi bir arada yine de çok eğlenceliydi. Yolda “Allah’ım televizyondan vazgeçtim ama anamın hastalığı iyileşsin, güneşin battığı yeri sadece bizim takıma göster, başka çocuklara değil" diye dua etmeyi ihmal etmedi. Köye vardıklarında gece yarısı olmuştu. Kırmızı Fistanlı Kız’ın evinin önünde tüm ana-babalar toplanmış, jandarmaya haber verilmişti. Kara Bekçi’nin terkisinde çocuklarını gören ana-babaların sevinci ve öfkesi birbirine karışmıştı. “Anası nere gettin vardın hay gızım seenn!” dedi. Herkes çocuklarının kolundan asıldı, attan bir indirişleri vardı, sanki derilerini canlı canlı yüzecek, tuzlayıp, ibreti âlem için köy meydanına asacak gibiydiler. Onca zaman kor sıcağın altında gidilen yol atla çabukça geçiverdi. Bekçi hikâyemizi en baştan jandarmalara tek tek anlattı. Jandarma komutanı bizi kutladı, sadece bir yere giderken ailelerimize mutlaka haber vermemiz gerektiğini söyledi. Ailelere çocukları dövmemeleri için tembih etti, söz aldı, bunlar tam da adam olacak çocuklar deyip, her çocuğun başını ayrı ayrı okşayıp yeşil ciplerine binip uzaklaştı. Yine de yenilecek dayak sabaha, keşfedilecek gün batımı başka bir zamana kalmıştı…

Ter boynundan aşağı boncuk boncuk akarken, yüzünde bir gülümseme ne kadardır orada olduğunu bilmeden dikiliyordu. Üst balkonun birinden, üstünde beyaz atlet-şort insanı azmanı bir adam aşağı yarı beline kadar sarkıp, “Buyur bacım neye baktın?” dedi. “Sandal Dağı’nın ardına batan güneşi arayan Kırmızı Fistanlı Kız’la ekip arkadaşlarına baktım” diyecekti, başını hafifçe iki yana salladı. Sadece sağ elini selam verir gibi havaya kaldırdı, anlatmak istediği her şey, sanki avuçlarının içinde yazıyordu. Omzunda sırt çantası, sırt çantasında Sandal Dağı, tepesinde Sandal Dağı’na batacak kızgın güneş, boğazında düğüm düğüm kaybettiklerinin özlemi, cebinde çocukluk hatıraları, gözlerinde dolu gibi inen yaşanmışlıkları adliye’ye varmak için kasabanın dolmuş durağına doğru yürüdü gitti.                                      

Teslime ERDOĞAN

NELER SÖYLENDİ?
@
Teslime Erdoğan

Teslime Erdoğan

DİĞER YAZILARI GÜN BATIMI YOLCULARI 06-05-2020 22:22
NAMAZ VAKİTLERİ
PUAN DURUMU
  • Süper LigOP
  • 1Başakşehir FK3469
  • 2Trabzonspor3465
  • 3Beşiktaş3462
  • 4Sivasspor3460
  • 5Alanyaspor3457
  • 6Galatasaray3456
  • 7Fenerbahçe3453
  • 8Gaziantep FK3446
  • 9Antalyaspor3445
  • 10Kasımpaşa3443
  • 11Göztepe3442
  • 12Gençlerbirliği3436
  • 13Konyaspor3436
  • 14Denizlispor3435
  • 15Çaykur Rizespor3435
  • 16Yeni Malatyaspor3432
  • 17Kayserispor3432
  • 18MKE Ankaragücü3432
HAVA DURUMU
Gazete Manşetleri
ANKET OYLAMA TÜMÜ
Yeni web sitemizi beğendiniz mi?
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA