Canevinden Vurulanlar
Reklamı Geç
Advert
Advert








Advert








Advert



Advert
Advert


Günün Başlıkları



Canevinden Vurulanlar

Toroslardan Bir Şehit Hikayesi

Canevinden Vurulanlar
Bu içerik 2708 kez okundu.

"Penceresinin önünde otururken içinde buruk, anlaşılmaz bir duygu vardı. Sol eliyle ahşap sehpanın üstündeki mor cam kâsedeki kavrulmuş yer fıstığından avucunun dolduğu kadar aldı. Sonra bir kısmını geri koyup elindekilerin kabuğunu önündeki çay tabağına soyup soyup sanki arkasından bir kovalayan var da yakalayıp önce fıstıklarını elinden alacaklarmış gibi hızlı hızlı ağzına attı. Sonra biraz daha, biraz daha ve kâsede hiçbir şey kalmadı. Her bir tane ağzında kütürdeyip dağıldıkça, dişlerinin arasından mutluluk özgür bir kuş gibi dışarı çıkıp, yüzüne ağıp, gözlerinde yayılıyordu.

Biraz uzakta bir camii minaresinden acı acı bir sela duyuldu.

Essela tüvesselaamü aleyk… Essela tüvesselaamü…

Fıstıkla sela karışımı...

Az önce pürü bol bir ağaca konmuş kuş sürüsünü bir bölük beynamaz çocuk sapan taşıyla ürkütmüş gibi hepsi birden uçup gitmişti. Mutluluk gözlerinde soluk bir mühür olmuş yıllar öncenin bir hatırasına keten bağlanıp mum yakıp basılmıştı.

Sarıaydın’a varalı akşamdan beri henüz 8-10 saat olmuştu. Babasının askerlik arkadaşının kızlarıyla onca yolu tepip geldiklerine değmişti diye düşündü. Dün akşam anasının yufka ekmeğe salçalı suyu döküp önlerine koyduğu ekmek çorbasının tuzu damağını yakarken, gece obanın helkesinde ne kadar su varsa hepsini içmişti. O güne gidip aynı anın içine giriverdi. Allahtan elin yatağına yarılmadım. Gece bir iki kez çadırın denefine akıtmaya gittim. Ay dede yukarıda, ben nereye gidersem beni takip ediyordu, etraf süt gibi ayın aydınlığına, goca alanda nereye işeyeceğimi bilemedim. Bir de ebem dışarı gedince ay seni görür, oba görük gibi olur. Allah da her yanını yakar demişti. Aya bir taraflarımı göstermeyeceğim diye birazı ayağıma birazı paçama gitti ama olsun. El yatağından iyiydi. Aslında Bayramali işeye işeye çadırın içi de çişli kokuyordu. Zaten akşam döşekler serilince ortalığı bir koku sardı, insanın genizini yakan burnunun direğini sızlatan, yüzüne yüzüne çavan, sidik, osuruk ve kir karışımı koku yaylanın ayazında ehemmiyetini kaybediyordu. Yatak yadırgamaktan gözüme bir türlü uyku girmedi. Nasıl olduysa o ara biraz uyumuşum.

Sabah ezanı okunurken anası dışarıda tıkırdıyordu. Bubası anlaşılmayan bir gavıltıyla anasına bir şeyler tembihledi. Horoz öttü, köpek havladı, eşek anırdı, komşu çadırların hayvanları da uzaktan yakından eşlik etti. Yorganlar gıpıştamaya başladı. Herkes yavaşça uyanıp elini yüzünü yıkadı. Evde olsaydık bu vakitte kesin mırlar olurduk. Burada ise durum farklıydı.

Anası yatakları deşirdi, gonur yorganları ablam dürdü. Ortalık açıldı, ben sofrayı serdim. İki yakadaki raftan, sandığın üstünden; helva, zeytin vs onları Leyla çıkardı. Anası eli tabaklı, deriyi sakladıkları bağnalardan yüze dolandı, sofra kuruldu. Leylalarda bembeyaz deri peyniri, tereyağı, bal, uzun zamandır yemediğim siyah zeytin, tek çaydanlıkta kara çay muhteşem olmuştu. Bubasının sabah namazından gelirken getirdiği furun ekmeklerinin kokusuna, tadına deyecek yoktu. Bunun üzerine ne oyun dövülürdü; Ammaa... Oğlaklar güdülecekti. Leyla'nın anası davarı ayırdı. Dışardan ağrı, “Gakın davranın dedi fakıt öylen oldu.” Herkes birbirinin yüzüne baktı, kimsenin gakası yoktu. Kadın çadırın denefinden hışımla girdi, bir elinde bir terlik, diğerinde çocuğun ipi, beş çehre “Hindi huu boklu babıcı yeyceniz ha!” diye gürledi. Kızlar çıngı gibi tinkişti. Bize de onlara uymak kaldı. Gözüm hala haranıya konmuş furun ekmeğindeydi. Azı dişim yuvalayık olunca ilööre yeyemediydim. Adı batasıca dilimin ucu da sakat oluk. Anam sumak bastı amma taha acısı dinik değil. Ben kendimi avuturken millet oğlakları sürmüş bile. Arkaları sıra seyittim. Cebimde anamın dün ikindin yolda yiyin diye gatıverdiği yer fıstıklarından ağzıma atıp, dilimi damağıma yapıştırıp mutluluğun zirvesini yaşıyordum. Arada bir o ıslak burunlu oğlakları sevdim. Okarı tepenin yamacına doğru çıktığımızda bir sela verilmeye başladı. Fıstık çiğnemeyi bıraktım, dönüp dinledik. Oğlak çığrıştısı, köyün eşek anırması arasında kızlar hiyk dedi “İhi Mevlit abiyi söyledi” dedi. Meyrem deyzenin oğlu hoyu. Askerdeydi. Gelmesine az galığdı. Anası en gürbüz dekeyi kesip isdediği gızı alıvereceğdi dedi. Leyla'nın bacısı “Haydi oğlakları eve sürek, ölgülüye gedek” dedi.

Leyla “Olmaz oğlaklar aç galır, anam esas dayağımıza bişirir” dedi. O zamana depenin ön yüzü ağıtlarla inlemeye başladı. Biz oğlakları ileri ileri sürdük. Öyle yoruldum ki ayağımı sürüyecek halim kalmadı, kızlara göreyse daha çok az gitmişiz, şehirli gibi davranıyormuşum, bilmem ne! Oğlaklar oralarda ekinliğin iki yanında ne bulduysa yedi. Anızlar ayağıma batarken onlardan kimisi gök görmedik gibi sarı otlara yumuluyor, kimisi şımarıp birbirinin tepesine sıçrıyordu. Kızlar oğlakları salıvermiş, Mevlit abilerinin nasıl öldüğü konusunda varsayımlarda bulunuyorlardı. Nasıl da iyi bir insandı, iyiler yaşamaz zaten deyip derin derin huhluyorlardı. Sanki koca Toroslar ciğerlerine dar geliyordu. Bir ara gönlünün düştüğü birisinden de laf ettiler. Mevlit Abi ha şöyleydi, Mevlit Abi ha böyleydi uuuuu, konuştular. Ağlamaklı oldular. Biz tanımayınca öyle dinledik, dinledikçe sevdik. Gözümüzün önünde bir Mevlit Abi oluşturduk, hayran kaldık. Çok duramadık; oğlakları billedik, vaktinden önce köye doğru sürdük. Yolda üst yanını yıldırım vuruk alt yanı hafif yanık, bir ardıcın dibinde sırtında gök mavisi bir orlon yelek, mor çiçekli bir üstlük, az eskirek bir şalvar, başında ortası üzülük etrafı beyaz tolludan örük boncuklu çalmayı şöyle bir atıverik ince bir kadın, iki avucuna kıstırdığı bir şeyi yüzüne süre süre, koklaya koklaya ağacın kuytusunda ağıt yakıyordu.

- Beni godunda nere gettin seeen?

- Hiç mi düşünmedin beniii?

- Bu yaylaya ben nahal sığarııınn?

- Ben bu dağlara nahal bakarın, Hiç mi düşünmediiin?

- Deyzemgile göndürdüğün mektupda bir aya galmaz gelirin, vatan borcu bitsin gelirin demedin miii?

- Ben hindi el içine naal çıkarııın?

- Yanan yüreğimi kimlere açarııın?

- Yüreğimin acısına hangi melanı süreyiiin?

- Nar yangını acıları içime attında gettin seeen.

- Canevimden vurdun Mevlidiimm, ben adını söyleyemezken köyün imamı bir çırpıda deyiverdiii; Hakkın rahmetine kavuşmuştur deyi söyleyiverdiii.... diye deyip goyup batır. Gözünün on yerinden akan yaş, dizinin anını aşıp varıp gidiyordu. Kızlar az duraklayıp gittiler. Ben biraz oyalandım. O da nesi! E... bu kız anasıyla bize gelmişti. Ama o zaman çok daha güzeldi. Upuzun yay gibi kaşları o iri gözlerine kol kanat germiş gibiydi. O keskin yanaklara o fındık burun, köfte dudaklar ne güzel yerleşmişti. Ama şimdi çok perişandı çoook. Herhalde hamur yoğururken haber alıp kendini yamaca vurmuştu. Daha elindeki hamur bulaşığını tam yıkamamıştı. Oysa elin hamurlu yedi adım atarsan yedi sene cehennemde yanarsın. Bunu oralarda bilmeyen yoktu. Bir insan sevince mi böyle üzülürdü, Yoksa kaybedince de böyle mi olunurdu? Kıza sarılıp küçük ellerimle gözünü silivermek istedim ama olmadı. O yörük güzeli, söylemek istediklerinin yarısı içindeymiş gibi dişini kısarak, sevgisinden çekinir gibi derin bir sızıyla ağlıyordu. Şalvarının iç yüzüne kah burnunu kah göz yaşlarını silip içleniyordu. Keşke onu teselli edecek bir iki şey bilseydim de acısını dindirip evlerine eltiverseydim. O, ellerini yumruk sıkıp ağaca vura vura ağlarken kendimi ne kadar çaresiz hissettim bilemezsiniz. Keşke hoca minareye çıkıp:

“Ben bir eşşek şakası yaptım” dese; “Mevlit aslanlar gibi askerliğini yapıp geldi amma ben çiştenlik yaptım” dese…

Mevlit kızın karşısına dikilip “Ağlama gülüm ben geldim, burdayım işte” dese. Anamın ayakkabı yamadığı kızgın maşayı ciğerime ciğerime basar gibiydiler. Geraşşa köye doğru hızla gettik. O kızın kaldığı yerde kalmak istedim ama geceleri oraya kadar canavarlar gelip davarları alıp gidiyorlarmış. Beni hayli hayli alırlarmış. Azı dişinin kovuğunu bile doldurmazmışım. Amanın. Benim anam da beni çok sever. Onun böyle ağlamasını istemem ben. Hem ben ölürsem anamı göresim gelir.

Köye yaklaştıkça; harmandan gelen, davardan gelen uzun kuyudan gelen herkes, seyile gelik cenazenin yaylaya çıkmasını bekliyordu. Kadınlar dışarıda bir çulun üstünde, erkekler az öterekte kimi daş üstünde, kimi gayveden gelen tahta sandalyede oturuyordu. Anası başındaki ak çalmasını ala saçlı tutmuş yola yola:

- Ben seni mevlit kandilinde doğurdum, adını Mevlit goydum.

- Düğünüle mevlidile goç kesip evereceğdim guzuuumm bunu anana nahal yaptın selvi boylum, gula yavrım?

-Asker ocağı peygamber ocağı derler yavrım, böylemi geleceedin a oğlum? Canevimden vurdun oğlum deyip deyip ağladı. Kadınlar ikişerli birbirine sarılıp ağıtlar yakarken Mevlidin anası öte başta bağrına vura vura oğlunu çağırıyordu. Bubası bir kenarda sanki güz yağmuru gibi akan gözyaşlarını, gün bozarığı şapkasının tereğine saklamak ister gibiydi, sandalyenin bir hübüğüne eğreti oturmuş her an kalkacak gibi duruyor, taziyeleri biraderiyle kabul ediyordu. Az sonra boşalıverecek gökyüzü gibi kararmış yüzü bir daha gülümsemeye tövbe ediyor gibi sancılı, bağırmak istiyor da sanki içini parçalayan aslanların pençesi ömüğünü sıkıyor gibiydi. Sadece “Vatan sağ olsun” diyebildi.

Kalabalığın arasında bubamı gördüm. Şaşırdım. Meğerse tanışıyormuş. “Selamün aleyküm” diyerek geldi. Vardım elinden tuttum. Bubam beni uzun zamandır görmüyormuş da çok özlemiş gibi öptü. Ablama da sarıldı. “Bacıyın elinden dut da Enver Emmingile gedin. Bu galabalığa garışmayın” dedi. Biz ablamla kenarda suçlu bir edayla dururken babamla Mevlidin babası bir sarıldı. İki koca adam bir ağladı. Babamın elindeki o peştemal gibi katlanmış çift geyik mendili bile gözyaşını tutamadı. Ben ilk kez anaların ve çocukların dışında babaların da ağladığını gördüm. Leyla anasına, Rabia Abla diye hararetlice bir şey anlatıyordu. Mevlit Abinin sevdiği kızın adıymış Rabia. Hani şu yanık ardıcın dibindeki kız.

Az sonra Al bayrağa sarılı tabut caminin bahçesine gelmişti. Kardeşleri “Agaaa” deyip seyittiler. Büyüklerin bazıları köy girişinde bekledi. Herkes o tarafa gitti. Anası ayakları köze basmış gibi kollarını iki yana açarak: “Mevlidiimm, guzuuum geldin miii?” diyerek az önce bir cesetten farksız bakarken; şimdi, yaralı bir kaplan olup tabuta koşup, yapıştı.

- Oğlum ananı görünce sen söykenmezdin bile hoyu, ne yatın? gak sana oğlum. Askerde bunumu öğrettiler oğluuum. Sen yörük çocuğusun, vatan bekçisisin, Albayrağı kime emanet ettin de endeerde yatın a oğlum, asker yatır da Gırbısı Rumdan kim kurtaracak oğlum? deyip yalvardı. Baktı ki Mevlit kalkmıyor. Böğürdü acı acı… Tüm Toroslar inledi. Rütbeli bir komutan babaya kısaca bir şeyler söyledi. Baş sağlığından biraz uzundu söyledikleri. Sonra “Ana başın sağ olsun” dedi. Anası komutana “Benim yavrım nahal öldü? Söyle gomutan dedi. Gırbıs da Yonana yedirdiniz mi oğlumuu? Gözün kör olsun Makaryooss, öleme Makaryos, Canlar yedin can vereme Makaryos!” diye bağırdı. Bir anda durakladı, “Dün düşümde ona yaptığım patalı bulgur lepesine taha bir gaşık vurmadan uyandım yoğusa açmı getti guzum gomutan” dedi. Komutan kapı duvar. Bir tarafta, herkes cenazeyi getirenleri doyurma derdinde. Onlar sofraya oturmadılar bile. Dükkâncı genelde cimriymiş, gabığı galın dediler ama onlara bisküvi ve limonata ikram etti. Oradaki çocuklara da verdi. Yörük çadırının duman tüten yanına, dükkândan gelen Türk bayrağı bir sopanın ucuna bağlanıp asıldı.

Biz babamla yola düştük. Babam atıla gelmiş. Heybenin gözlerine ablamla beni oturttu. İkimizde birbirine bakan hiç konuşmayan farklı şeyler düşünen iki küçük dünyaydık. Rabia Mevlid'ini son kez görmek için betnamıs olmadan kalabalığın ötesinde öyle gariban, öyle yalnız duruyordu ki atın terkisine onu da almayı çok istedim.

Eve vardığımızda babam anama; Çocuğu bilmem neresine ne ettiğimin Yonan tohumları vurmuş” dedi. Anam “Gördün mü hele tuh, yaha erbiyetiniz alınsın, cınsınıza civalar dökülsün” diyerek ocaktaki ateşi yanan ciğeri gibi ölçerdi. Çeşmenin yamacındaki çardağımıza haber almaya gelen bizim köylüler akkan verdiler. Erkekler konuşurken, sanki yürüyerek Akdeniz’i aşıp, Kıbrıs’a varacak gibiydiler. Anamın karam çay tenekesinde su kaynatıp çay demlemesiyle gece oldu. Gelen garılar gısmı Rabia’yı da sordu. Ben anlatmak için her ilmekin edip, yekinmemde anam beni çimdikleyerek susturdu. “Öndüğün anasıyla bize gelikleridi, oğlan askerden gelsin bakayın derlerdi, bilimiyinde” dedi. Oba gidince de bana hafif suçkuyarak “Ortada nişan yok düğün yok. Irbık ötmeden hülük ötmesin” dedi. Beş yaşında bir çocuk için bunlar pek anlaşılır değildi. Evde gelenlere ikram edilen gavırka ve kavrulmuş fıstıktan anamla yedik. Oysa ikimiz fıstık yediğimizde yüzümüze bir mutluluk yayılırdı. İşin aslı anam kavrulmuş yer fıstığını yiyince keyif alır onu mutlu görünce de ben mutlu olurdum. Ama o gün anam da ben de çok ama çok üzgündük. Babam kendi evladı şehit olmuş gibi gece boyu ağladı. Ablam hiç yorum yapmadan, gelenleri dinledi öyle baktı. O benim gibi aşkı dışında değildi, zaten duygularını hiç belli etmezdi.

45 sene sonra yine, hala içerde ve dışarıda yonan tohumları bizim dalyan gibi Mevlütlerimizi can evinden vurmakta, kalleşçe öldürmekte. Nice analar, gencecik Rabialar çığlıklarını içine gömmekte, Yastıklarını ıslatan gözyaşlarıyla kıvranmakta ve Türk ocaklarına, gökte bitmeyecek ay yıldıza komşu olsun diye, al bayrak asılmakta. Dün Mevlüt Abim, Bu gün Mevlüt kardeşlerim Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere Yemen'de, Kore de, Çanakkale de, Kurtuluş savaşında, Doğuda, Güneydoğuda, tüm vatan sathında, Kıbrıs ya da Afrin'de canını kurşunlara feda edip, ebediyete intikal edenlerinizi Allah rahmet eylesin. Cennet mekânınız olsun.

Ruhunuz şad olsun.

Ahrette dünyaya tekrar gelmek isteyenler, Cennetle ödüllendirilmelerine rağmen yine şehitler olacakmış. Vatan için tekrar ölmek isteyeceklermiş. Zira biz mahzunuz, onlar değil.

Artık ne kavrulmuş fıstık, ne de yayla ve ya başka şeyler yüzümüze mutluluk haresi yaymıyor. Hele de araya bir de sela girince yüreğim yangın yeri kesiliyor. Her seferinde bir kez daha canevimden vuruluyorum.

Yazan: Teslime Arslan Erdoğan, 6 Şubat 2018

Erdemli Ajans olarak Teslime Arslan Erdoğan Hocama çok teşekkür ediyoruz.

erdemli ajans şehitler erdemli
Advert
Advert
Sende Yorum Yaz.
Kalan karakter sayısı : 500
HERKES BUNU KONUŞUYOR X
Erdemli'de Bayramlaşma Sevinci
Erdemli'de Bayramlaşma Sevinci
Çeyizlerini Kursta Hazırlıyorlar
Çeyizlerini Kursta Hazırlıyorlar
Bakan Elvan, Avgadı’da Halkla Bayramlaştı
Bakan Elvan, Avgadı’da Halkla Bayramlaştı
Kızkalesi Bayramda Doldu Taştı
Kızkalesi Bayramda Doldu Taştı